|
 |
|

| Yazılan, Okunan, Kopyalanan, İletilen, Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete - Yıl: 2 Sayı: 425 |
16 Ocak 2004 - Fincanın İçindekiler |
|
Editör'den : Tımara az kaldı!.. |
Merhabalar,
Mart'ta seçim var biliyor musunuz? Tabi ki biliyorsunuz, benimki de soru hani. Bilmekle farkında olmak arasında fark var ama. Örneğin ben biliyorum ama farkına, ayırdına varamıyorum. Hiç bukadar ruhsuz bir seçim öncesi yaşamamıştım. Belki ilerleyen günlerde meydan hareketlenir, gönüllerimiz şenlenir. Bu sessizliğin nedenini bileniniz var mı peki? Sanki sonuç belli, millet kaderine çoktan razı. Bir garip eski başkan, aday olacak mı olmayacak mı belli değil, olsa da hangi partiden olacak o tam bir muamma. Son bir telaşla tüm reklam panolarında arzı endam ediyor. Haydi iktidar kanadı sessiz ve derinden gidiyor, ya barbar bağırması gereken muhalefete ne demeli? Ne demeli ben biliyorum da bakalım siz biliyor musunuz diye merak ettimdi? Pek ruhsuz bir seçim olacağa benzer. Yerel yönetimlerin popstarlarını seçerken pek zorlanmayacağız sanırım. Hem biz siyasetçilere şerbetliyiz. Onların hırsızı, uğursuzu, katili makbuldür de, şarkı söyleyenin katilini bir de biz asarız.
.........
Şu yanda devamlı duran üstüste geçmiş tencere görünümlü şeyler dikkatinizi çekiyor mu? Hani içine çay, kahve konulup, parmakla dudak arasında ahenkli bir dans yapmaya hazır şeyler. 'Stokta!' diye poposunu yırtan ama gelin görün ki yanında promosyon sabun olmadığı için sizlerden hakettiği rağbeti görmeyen şeyler. Beşyüz taneden yüzelli tanesinin ancak satılabildiği şeyler. Görenlerin 'Aman da ne güzelmiş' dediği ama almak için parmak oynatmadığı şeyler. Reklam yapmayacağız dedik ama bu kadar ilgisiz kalınacağını da düşünemedik. Neyse 10 gün sonra sömestr tatilimiz başlıyor nasılsa. Eee fincancıya verdiğimiz çekin ödeme günü gelipte hesapta para olmayınca adamlar beni Bahamalara tatile gönderecek değilya, herhalde fincancı katırlarını tımar etmem için uygun bir yere postalarlar. Biz de tımarı bitirene kadar zorunlu tatil yaparız. Bilmem anlatabildim mi? Haydi hepinize yağışsız bir haftasonu. Kalın sağlıcakla...
Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle... Cem Özbatur
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          7 Kahveci oy vermiş. |
|
|
 |
İnsan'ca : Yankı Yazgan Mahir (Çayan) yaşasaydı... |
|
(Ertuğrul Özkök'ün Pazar günkü yazısında değindiği konuda birkaç yıl önce yazdığım bir yazıyı tekrar çıkartıyorum; "Devlet Baba, Tabiat Ana" (Evrim yayınları, 2002) adlı kitabımdan...)
Yazının başlığında parantez içinde bir açıklama yapma ihtiyacı hissetmemin sebebini açıklayayım önce. Bu yazıyı yazarken, yanıbaşımda başka bir işle uğraşan bir arkadaşımın (25-30 yaşlarında birisi) gözü başlığa takıldı. O sırada, henüz parantez içindeki kısım yoktu. "Mahir öldü mü yoksa?" diye dehşet içinde sıçradı, önce. Ben ne diyor bu ya diye düşünmeye başlarken, Mahir dendiğinde, onun ilk aklına gelenin "şu bizim internetteki Mahir" olabileceği benim aklıma geldi. Ne de olsa zamane... O Mahir ile bu Mahir'in arasındaki farklara kısaca değinip, yazıma döndüm.
Mahir dendiğinde, benim kuşağımın aklına, en azından o kuşağın oluşma dönemi olan 70li yılların ikinci yarısında, hiç olmazsa duvar yazılarından ve amfilerde atılan sloganlardan çağrışımla, "Hüseyin, Ulaş,..." tamlaması gelirdi. Bu gün bile, Ulaş isimli bir çocuk gördüğümde, anne-babasının o eski zamanların anısına ya da heyecanıyla mı, o isimi koyduklarını anlamaya çalışıyorum. Anne-babasının hali tavrı bazen hiç bir ipucu vermiyor. Sorabildiğimde aldığım cevap, bazen, "sevdiğimiz bir arkadaşımızın adıydı" oluyor. O sevdikleri arkadaşlarının annesi-babası belli ki, vaktiyle "ideolojik" isim koymuşlar. 1973 civarında doğan bir çok Bülent, hatta sadece Ecevit adlı çocuklar da var, bu arada.
Mahir Çayan yaşasaydı, ne olurdu? Kim bilir ne olabilirdi? James Dean genç değil de, yaşlanıp kamburu çıkarak, saçı başı dökülüp göbek saldıktan sonra ölseydi n'olurdu, demek gibi bir şey. Efendim, patron olur muydu? Patron olmayı sanki Mahir ve benzer durumdaki kişilerin en olmayacakları şeymiş gibi görmeyi anlayamadım. "İş-güç sahibi olur muydu?" demek de aynı kapıya çıkar. Carlos Santana Abraxas albümünü çıkardıktan sonra ölseydi, n'olurdu? Zamanelerin dudak büktüğü, dinozor ya da tarihi eser olarak dalga geçilen bir rockçı olarak anılarda ve yaptıklarında kalırdı. Santana yaşasaydı n'olurdu diye sorsalardı bir ankette, bir sürü dönem arkadaşı, garanti, "yaşasaydı, kendini ve eski hatalarını aşar, çağdışı kalmış bir müzikte ayak diremezdi. New Age'ci ya da başka geçerli bir tip müzik yapardı" diye cevap verirlerdi. Santana ölmedi, yaşadı, ne yaptığını gördük.
Ne olmazdı? Bunları bilmek zor. Ama, "o sıralar" Mahir'e benzer ya da yakın konumda olan kişilerden hayatta kalanların, hayatlarında hangi noktalara geldikleri, hayatlarını nasıl şekillendirdiklerini bilmek, araştırmak mümkün. Yaşasaydı, Mahir Çayan siyasi görüşlerini temelli değiştirir miydi? Onu bilemeyiz, elbette, ama öyle bir hakka sahip olduğu kesin. O hakkı kullanır mıydı, ayrı mesele. Perşembe günkü Yeni Binyıl'da görüş belirten diğer 68lilerden, şu anda farklı siyasi kimlik taşıyanlara, "o sıralar" bir gün gelip de görüşleriyle pek de uyuşmayan bir pozisyonda olacaklarını söyleseydik, acaba nasıl bir tepki alırdık, "o sıralar."
Siyasi görüşlerin şekillenişi öylesine girift bir süreç ki, bazen bir siyasi evrim içerisindeki kişinin hayatı boyunca gelebileceği noktaları tam anlayamıyorsunuz. Siyasi görüş, benimsenen, seçilen ya da oluşturulan bir fikirler bütünü. Yani, "CimBomlu doğmak" ya da, "kanı sarı-lacivert akmak" gibi değil. Hayatımızda gelip geçtiğimiz noktaların bize getirdiği fikirler, bulunduğumuz konumları muhafaza etmek için canla başla uğraşılarımızla uyuştuğu ölçüde, bizimle yaşayacaklardır.
Kişiliğimizin, nasıl bir insan olduğumuzun politik görüşlerimize ilişkin bir rolü yok mu? Değerlerimiz, huylarımız, alışkanlıklarımız, insanlarla ilişkilerimizde önem verdiğimiz şeyler... Başkalarını adam yerine koymak, insan hayatına değer vermek, başkasının halinden anlamak gibi... Bu özellikler, politik fikirlerimiz nereye sürüklenirse sürüklensin, ya da siyasi ibremizi nereye döndürürsek döndürelim, oradaki duruşumuzu sağlam, insancıl ve dostça kılacaktır.
Kimse de sormuyor ki, Mahir Çayan (ya da herhangi bir başka politik kişilik) yaşasaydı, politik görüşlerini muhafaza eder, ama, tuttuğu takımı değiştirir miydi diye?
(2000)
Yankı Yazgan
yanki@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          13 Kahveci oy vermiş. |
7 Yorum var. Yorumları görebilmek için sisteme giriş yapmanız gerekiyor. Sisteme gir!
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
Yukarı
|
 |
Ankara'dan : Cumhur Aydın Kaç zaman oldu? |
|
Şair Ataol Behramoğlu, bir önceki haftaki yazısını, gazetede, bir siyasetçiye gönderdiği açık mektuba ayırmıştı.
Behramoğlu özet olarak; yaklaşan yerel seçimler için politikacıdan özellikle sol-sosyal demokrat yelpaze için mevcut tüm çekişmeleri bir yana bırakıp, öncülük göstererek bir beraberlik yaratmasını istiyordu. Dahası, bir yurttaş olarak bunu diliyordu.
Bunun nesi ilginç diyeceksiniz. Kuşkusuz, konu ve talep açısından sıradan bulmakta haklı olabilirsiniz..
Ya uslup, satır aralarında seçilen sözcükler açısından. Keşke yazının tümünü sizlerle paylaşabilseydim. Behramoğlu, katıksız bir sanatçı, edebiyatçı duyarlılığında kaleme almıştı mektubunu.
Ancak yazıda bunların da ötesinde beni etkileyen, çarpan; duymayı, hissetmeyi unuttuğum "insan sıcaklığı", yalın bir insan nefesiydi.
Sade, açık, anlaşılır, yalansız, dolansız, ama'sız...
Yalnız basında mı? Evde, okulda, işte, hastanede, sokakta, her yerde duymayı unuttuğumuz tertemiz, çıkarsız, hesapsız bir "insan" sesiydi bu..
Her şeyin; siyasetin, işin, eğitimin hatta aşkın, meşkin bile binbir hesapla yapıldığı, çoğunluk kazancın yalnızca parayla ölçüldüğü; paranın, gücün tek egemen olduğu ortamda sıradan gibi görünen, niyetini de bir yana bırakın, sessiz bir haykırış, çığlıktı bu.
Safça, dürüstçe... Siyasetin, ilişkilerin dolambaçlı yollarına sapmadan, doğrudan yalnızca insan olmanın erdemlerine, onuruna seslenen.
Okuyanların belki bir kısmı gülüp, geçtiler bu çığlığa, kuşkusuz. Yok, altındaki insan sıcaklığını hissetmemişlerdir deme hakkım olamaz. Ancak genelde siyasetin, hitap edilenin de ötesinde siyasetçinin, dahası mevcut koşuşturmanın, böyle bir "amatörlüğü" kaldıramayacağını, kulağa hoş gelse de hayatın gerçeklerinin ağırlığından söz etmişlerdir..
Siyasetçisi de, sıradan insanı da. Kimbilir?
Ertesi hafta Ataol Behramoğlu, hitap ettiği kişinin kendisini telefonla aradığını, uzun uzun şimdiye kadar ve bugün birlik için neler yaptığını anlattığını, birleşme adresi gösterdiğini falan yazdı..
Yani siyasetçi bu kadar yalın seslenişe duyarsız kalmamakla birlikte yine bildiğini okumuştu!
Behramoğlu siyasetçiyle konuşmasının sonunda 'Keşke özel yaşamda olduğu gibi toplumsal yaşamda da bir şeyleri yitirmeyi göze almadan başka bir şeylerin kazanılamayacağı' şeklindeki duygularını ifade etmeyi başarmış.
Ne kadar etkili olacağı bilinmez ama belli ki araya sıkıştırabilmiş !
Bende kendi yazısının son satırlarını olsun, buraya aktarmadan geçemeyeceğim:
"Siyaset zor zanaat, evet. Ama insan olmak da daha kolay değildir... Zaten asıl sorun belki, siyasetçi olmakla insan olmak arasındaki dengeyi tutturabilmekte... Ve daha da asıl sorun, bu toplumun aydınları olarak hemen hemen hiçbirimizin, kimbilir hangi kişisel ve toplumsal nedenlerle, çırılçıplak insan olma, bu demektir ki özveri ve özeleştiri yürekliliğine sahip olamayışımızda. "
Aynı gün, bu kez akademik yaşamdan benzer bir çığlık başka bir yazı ile bize ulaşıyordu.
Kocaeli Tıp Fakültesi Öğretim Üyelerinden Prof. Şükrü Hatun "Yürek Soğutan Samimiyetsizlik " başlıklı yazısında, İstanbul Üniversitesi'nde şu sıralar bir grup öğrenciye uygulanmaya çalışılan disiplin cezalarının altındaki yaklaşım ile aynı üniversitede eski öğretim üyesi Prof. Bülent Tanör'e ölümünden önce yaşatılanlar arasında koşutluklar kuruyordu.
Şu satırlar Şükrü Hatun Hoca'nın yazısından: "Tarihin ve coğrafyanın rotasını kendi öngörülerine ve hesaplarına göre bükülmesi için canhıraş uğraşanlar ellerindeki bütün imkanlarla insanların hem biyolojik varlıklarına ama esas önemlisi insan olmaya dayanan ortak algı sistemine saldırıyorlar."
Prof. Hatun özetle şunlardan söz ediyordu, ilgililere seslenerek: Yaptıklarınızla ilgili binbir mazeret, açıklama, dayanak bulabilirsiniz, gösterebilirsiniz. Bunları kıymetli idealler, görüşler ile süsleyebilirsiniz. Ancak hiç bir zaman insan mutluluğu, insan saflığı ile ilişkilendiremessiniz. İnsanların haklılıklarını gölgeleyecek, onları haksız gösterecek, dahası cezalandıracak hiç bir düşünce, ideoloji, tutum hakça olamaz. Adil sonuçlar doğuramaz.
Sayın Hatun'un şu son satırlarına bakar mısınız: "Bu manzara içinde bize gerçeği bütünlüğü içinde anlatacak, 'akla vurulan kelepçeleri' çözecek, adalet ve hakikat kavramlarının politikanın basit araçları haline getirilmesine karşı çıkacak yalansız dolansız insanların sesi ne zaman yükselecek diye hayıflanıyoruz."
" Politikanın ezdiği insan değerlerini samimi bir dille bu topluma anlatacak insanlara o kadar ihtiyacımız var ki.. Zaman tam da 'Haksızlığa ve kanunsuzluklara karşı çıkmaktan vazgeçmem.' diyen insanların seslerini yükseltecekleri zaman, yoksa yürek soğutan samimiyetsizlik ortamında hepimiz boğulmak üzereyiz."
Bu satırları okuduktan sonra şöyle bir düşündüm. Bugün sizleri de düşünmeye davet ediyorum.
Böyle seslerini yükseltmeye çalışan insanlar var mı?
Ve biz ne yapıyoruz?
Günler günleri, ayları, yılları kovalarken..
İşte, sokakta, evde, okulda, hastanede, basında, siyasette...
Yaşam bu kadar metalaşmışken, birçok denklemi paraya, çıkara eşitlenmişken; rant, hırs ya da bazen de daha ulvi olduğu savlanan şeyler üzerine didişilirken..
Kazanıp, yitirdiğimiz yalnızca attığımız ve yediğimiz kazıklarla ölçülürken..
Sayıca kalabalık olmasalar da.
Kaç güzel insan, hala yalnızca ve öncelikle insan olmanın onuruyla,
Asaletiyle, gücüyle..
Hesapsız, sorgusuz doğru'nun, haklının ve gerçeğin peşinde.
Neler yitirdiğinin, yitireceğinin, canına nasıl ot tıkanacağının ayırdında olarak.
Ya da bu kendisine hissettirildiği halde..
Kaç doğru, duru insan, yalnızca insan gibi davranmakla, temiz ve haklı sesini yükseltmekle; yanlışı işaret edip, doğruyu göstermekle uğraşıyor?
Kaç doğru, duru, bilge insan?
Bununla da yetinmeyip.. Kırılıp, dökülmeden. Kıvırtmadan, el etek öpmeden haklılığını, saf niyetini seslendirmeyi sürdürüyor.
Sayıca kalabalık olmasalar da, varlar değil mi?
Ancak azalıyorlar, soluksuz kalıyorlar.. İtilip, kakılıyorlar. Her yerde, her kesimde.
Bizlerse.. Çoğunluk.
Binbir hesap kitapla.. Dallanmış, budaklanmış, ama tecimsel ama güya daha ulvi çıkar örgütlenmelerine boğazımıza kadar batmış durumda..
Neyin, hangi doğruların, ideallerin kazanmasını bekliyoruz ?
Hukuğu, tertemiz adaleti delerek, kirleterek, eğritip, buruşturarak.. Savunanlara saldırarak, korkutarak.
Alınterinin, doğrunun, hakedenin, bilimin kazanmasını engelleyerek, ancak işimize gelirse buna izin veriyor görünerek.
Halkın, emeğin, onurun, dürüstlüğün, gerçeğin kazanmasını beklemek, ummak..
Mümkün müdür?
Düşünün bakalım..
Sokakta, evde, işte, okulda, siyasette, hastanede... İlişkilerimizde.
Hesapsız, çıkarsız yaşamayalı nice oldu?
Haklıya, doğruya, güzelliğe, üstelikte bunları birilerinde gördüğümüz halde
Sahip çıkmadığımız, kol kanat germediğimiz kaç zaman oldu?
Tertemiz, onurlu, sade insan sesini
Kendi sesimizi
Duymayalı kaç zaman oldu?
Cumhur
cumhur@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          6 Kahveci oy vermiş. |
1 Yorum var. Yorumları görebilmek için sisteme giriş yapmanız gerekiyor. Sisteme gir!
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
Yukarı
|
Café Azur : Suna Keleşoğlu |
Kış Güneşi
"Bir yerlerde unutmuştuk hüzünleri..."
Güneşin maviliğe dokunduğunda sokakların cıvıldadığı şehirlerdendir Nice. Kimse içerilerde duramaz güneşi görünce. Hüzünler yerini güneşi selamlayan gülümsemelere bırakır. Beyaz dalgaların şehrin kıyılarına çarpmasına şahit olur güneş ve güneşe sevdalılar.
Kışa alışan vücutları miskinlikten kurtaran güneş, beni de şehrin eski sokaklarına savurdu. Sokaklara yayılan rutubet kokusunu soluyarak, çoğu yazın açılmak üzere kapanan kepenklerin arasından denize kavuşmak özlemiyle yürüyordum. Yazın adım atılamayan sokaklarından geçerken şehrin terkedilmiş kısık sesli fısıltısı geliyordu kulağıma...
Aynı saatlerde Paris'te gezinen bir çekik gözlü kadının ayak seslerini duydum dalgaların şarkıları arasında...
Daracık sokakların birinde köşebaşına taburesini ve boya malzemelerini yaymış başka bir çekik gözlü kadına değdi bakışlarım. Elindeki fırçası ile tepesinde dikilmiş turistlerin adlarını yazıyordu kendi alfabesinde. Sonra her harfi ayrı bir şekle dönüştürüp inanılmaz bir tablo yapıyordu. Sağ yanağındaki siyah fırça izi ne kadar tezattı pespembeliği ile...Tıpkı üç yıl önce tanıma şansı yakaladığım Çinli arkadaşım gibi kısık gözlerinden umutları çiziyordu beyaz kağıtlara. Bana kendi adımı çin alfabesinde yazmayı öğretmeye çalışan Yi-Fan'ı düşündüm.
Paris'in kenar mahallerinin birinde tek göz odaya kendini, hayallerini ve çizdiği giysi desenlerini sığdıran bir kadın gölgesi belirdi kadının boya takımlarının yanında...
Dil öğrenmek için emeklediğimiz dönemlerdeydi, onbeş kişilik sınıfta yanyana düşmüştük. Selamlaşmalardan öteye gitmeyen ilk günlere özgü mesafeleri yıkmak kolay olmamıştı. Biz ona göre daha genç olan bir grup ders aralarında kantinde kahve molası vermeyi tercih ederken, o hep sınıfta kalırdı. Bazen yalnız, bazen O'nun kadar sessiz Japon kızla. İlk haftanın ardından birbirimize sorular sormaya başlamıştık.
Paris'teki çekik gözlü kadın üşüyen ellerini özlem gözyaşlarıyla ısıtıyordu ve ben O'nu görmesem bile sessiz ağlayışının ıslattığı sokaklarda yavaş yavaş yürüyordum.
Yazdığı ismi özenle süsledikten sonra sahibine vermek için başını kaldırdığında gözgöze geldik çekik gözleriyle. Sadece gülümsedik. O, yolu buralara düşmüş ve parasını el emeğinden çıkarmaya çalışan bir misafir, ben yoldan geçen kalıcı bir yolcu...
Yi-Fan derslerden sonra anlamadığı bazı şeyleri bana sormaya başlamıştı. Özellikle alfabenin değişik olmasından dolayı kelimelerin okunuşlarında hayli zorlanıyordu. Bir de Asyalılara özgü aksanından hep çekinir kalabalık içinde öğretmene hiç soru soramazdı. Ders aralarında birkaç dakika beraber çalışırdık. Bazen kantine giderdim, bazen de O'nunla sınıfta kalıp çalışırdım. Yaşını söylediği zaman inanamamıştım, tüm Uzak Doğulu kadınlar gibi minyon ve oldukça genç görünüyordu.
Belki bugün kızının doğum günüydü. Ve Paris'teki o tek göz odalı dairede telefonu bile yoktu O'nu arayacak...Gökyüzündeki bulutlardan desenler çizip göndermişti.
Sonra kendimizi anlatmaya başladık. Benim anlattıklarım bir solukta bitmişti. O'nun ki bir hayat kadar uzun. 45 yaşındaydı ve buraya gelmeden stilist olarak çalışıyormuş. Evliymiş ve 13 yaşlarında bir kızı varmış. Ülkesinde moda eğitimi veren bir okul bitirmiş, eşinin işleri kötü gitmeye başlayınca yaşadıkları şehri bırakıp köylerine geri dönmüşler. Bir atölyede çalışıyormuş buraya gelmeden önce ama farklı birşeyler yapmadıktan sonra hep yerimizde sayıyorduk dedi. Kızının geleceği için daha çok paraya ihtiyaçları varmış ve kendi gibi stilist olan bir arkadaşının denediğini O'da denemeye karar vermiş. Paris'te yani modanın merkezinde birkaç yıl eğitim aldıktan sonra işleri açılan arkadaşının peşinden yeni bir umut kapısı aralamış kendisi ve ailesi için. Eşi ve kızıyla oturup uzun uzun konuşmuşlar ve iki ya da üç yıl sürecek bu zorunlu ayrılığın muhasebesini yapmışlar. Ellerindekileri denkleştirip eşi ve kızını arkada bırakarak yeni bir ülkede yaşam savaşı için yola çıkan çekik gözlü kadını sessizce dinliyordum.
Tüm duvarları giysi desenleriyle süslü odasının penceresinden gördüğü eski binaların yaşını hesaplıyordu kendi umutları ve kızının geleceğini üst üste koyarak. Paris yine hüzünlere yağıyordu taş evlerin arasında...
Peki neden Paris'e gitmedin de Nice'desin diye sordum gözlerimle. Bu sefer anlatacakları kısaydı. Yıllar önce Nice'e yerleşen kuzeni O'na Paris'tekilerden daha ucuza bir oda kiralamış ve gittiğimiz üniversitedeki kursu ayarlamıştı. Altı ay kadar burada dil öğrendikten sonra Paris'teki moda okuluna başlayacaktı. O da sokakta gördüğüm isim yazan kadın gibi bir misafirdi burada...İkisinin de hayallerinde desenler, ellerinde boya izleri. Köşebaşında kendi alfabesinde isim yazarak para kazanan kadın yeni müşterilerine çizimlerini gösterirken oradan uzaklaştım.
Güneş, eski şehrin daracık sokaklarındaki taş duvarların ve yüksek çatıların arasından gülümsüyordu bana. Ne kadar olmuştu Yi-Fan gideli? Gitmeden önce bana küçücük odasında yüreği kocaman bir yemek ziyafeti çekmişti. Yaptığı yumurta yemeği ve soya soslu fasulyeli etten sonra topladığı valizlerin birinden kızının fotoğraflarını çıkarıp göstermişti. Kurs boyunca süren arkadaşlığımız anısına el yapımı bir mendil hediye etmişti bana.
Birazdan akşam çökecek bu koca kente ve çekik gözlü yalnız bir kadın yine hayallerindeki giysi desenleriyle kızını düşünecek, ardından sonu kavuşmakla biten mektuplar yazacak...
Geçen kışa kadar yılbaşında, doğum günlerinde birbirimize kartlar atıyorduk. Fırsat buldukça da bir iki satırla anlatıyorduk kendimizi. En son geçen sene gönderdiği yılbaşı kartı geldi aklıma. Kendi çizdiği desenlerin arasında hem çince hem de fransızca yazıyordu. Sonra ben de bir kart attım, cevap gelmedi... Sonra bir kart daha attım, yine cevap gelmedi... Gitti mi? Adresi mi değişti?Yoksa başına birşeyler mi geldi? bilemiyorum. Ya da tüm tanışıklıklarda bir süre sonra olduğu gibi kaybettik birbirimizi...
Nice'de yavaş yavaş akşam oluyordu. Kış güneşi erken veda ediyordu.
Paris'te boş bir apartman dairesi tek odalık, duvarlarında eskiden kalan resimlerin izleri. Odanın penceresinde unutulmuş bir çift çekik göz...
Şimdi eve dönme zamanı, yaşamıma katılan her rengi kendi iç tabloma sevinçlerim ve hüzünlerimle çizebilme arzusuyla içimi ısıtan kış güneşine teşekkür ediyorum...
SunA.K. Grasse
sunak@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          7 Kahveci oy vermiş. |
1 Yorum var. Yorumları görebilmek için sisteme giriş yapmanız gerekiyor. Sisteme gir!
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
Yukarı
|
Turkishdelight Zone : Levent Şenyürek |
ÇİÇEKLER DONDU
Sabah odamın perdelerinde öyle bir aydınlık vardı ki öğleye kadar uyuduğumu sandım. Oysa saat daha sekiz bile olmamış. Bir süre daha kaldım yatakta. Kollarımı bir çocuk gibi heyecanla iki yana uzattıktan sonra başımın arkasına yerleştirdim ve geçen hafta olanları düşünmeye başladım.
Pazartesi günü, sinyal işleme dersinden sınavımız vardı. Saat altı gibi bölüme gelmiştim. Yine boynum tutulduğu için başımı dik tutmakta güçlük çekiyordum. Tanımadığım öğrencilerle dolu koridorlarda dolaşarak kapısında ismimin yazılı olduğu sınıfı aradım. Geç de kalmıştım biraz. Sınıfa girip boş bir yer bakındım kendime ama bütün sandalyeler tutulmuş gibi görünüyordu. O sırada birinin ince, belli belirsiz bir ses tonuyla
"Şurası boş!" diye seslendiğini duydum.
İşte ilk kez o zaman görmüştüm onu. Oysa en azından iki-üç yıldır aynı bölüme gidip gelmiş olmalıyız. Teşekkür edip gösterdiği yere oturmadan önce kısa bir an yüzüne bakabilmiştim. Yüzü ifadesizdi. Göz göze gelmemeye çalışmıştı. Sanki biraz önce konuşan o değilmiş gibi. Güzel miydi? Evet güzeldi. Biraz bakımsız da olsa güzel. Ama o anda beni en çok etkileyen ve o şekilde etkileyen şey bana yardımcı olmaya çalışması olmuştu. Böyle şeylerin yalnız ve hayatta kalmaya çalışan birini nasıl etkileyebildiğini anlatmak güçtür.
Sınav çıkışında onu yeniden görebilmek umuduyla çevreme bakınmıştım ama sandalyesi boştu, sorulara daldığım bir an çıkıp gitmiş olmalıydı. Sonra bir hafta boyunca bölümün bahçesinde, koridorlarda onu bekleyip durdum. Gördüğüm yerde de peşine takılıyordum. Hiç böyle şeyler yapacağım aklıma gelmezdi. Aldığı derslere bile girmeye başlamıştım. Hep en arka sıraya oturuyor ve kimseyle konuşmuyordu. Hatta, sinyal sınavından önce benimle konuşmamış olsa, dilsiz olduğundan bile şüphelenebilirdim. Biraz utangaçtı sanırım, ya da farklı olduğunu düşünüyordu. Başka bir dünyadanmış gibi. Çekingen, mağrur, küskün ya da hepsi birden ama kesinlikle çok üzgün. Genellikle asık oluyordu yüzü. Yine de, ara sıra sınıfta olup biten birşeylere gülümseyebiliyordu. Beyaz dişlerini lütfedercesine sergileyen isteksiz ve bir o kadar da etkileyici bir gülüştü bu.
Perşembe günü daha da ileri giderek yanına oturdum. Yine de tek kelime konuşamadım ama. Sanki etki alanına girmiştim ve iyice elim ayağıma dolanmıştı. Gerçi bundan şikayetçi de değildim. Damarlarımda hem zevk veren, hem de beni soluksuz bırakan birşeyler dolaşmaya başlamıştı. Yüzümü ona doğru çevirip yüzüne, vücuduna, bacaklarına uzun uzun bakmamak için kendimi zor tutuyordum. Bazen kibar, sessiz, ağır ağır bir bacağını diğerinin üzerine atıyor sonra yine yavaşça bacak değiştiriyordu. O gece onu istedim. Ateşlenir gibi bir histi bu. Bahar erken gelmişti. Bütün hafta boyunca havalar çok güzel gitti. Kampüsteki meyve ağaçları çiçek açmıştı. Ödevler yığıldı, çalışamadım, aklımı başka birşeylerin işgal etmesini istemiyordum hiç.
Bugün salı. Bugün onunla konuşmaya kararlıyım. Kalbim sıkışıyor. Ama bu işi fazla da uzatmamalıyım artık. Sadece tanışacağım. Gidip tanışmak; o kadar. Bir ilk adım.
Bir saat kadar sonra yataktan kalkabildim. Kalkar kalkmaz da perdelerin arkasındaki gizemli parıltının kaynağını görebilmek için perdeleri araladım. Tahmin etmem gerekirdi. Kar yağmıştı, her yer bembeyaz olmuştu.
Dolabı açıp, alt raflardaki ütülü kot pantalonlarımdan birini, bir de en beğendiğim kazağımı giydim. Tuvaletteki aynanın karşısında ellerim saçlarımı kendiliğinden tarıyorlardı. Mümkün olduğunca da gizli yapmaya çalışıyordum bu "süslenme" işini. Yurtta kimsenin alaylarıyla uğraşmak niyetinde değildim. O sırada odamın telefonunun çaldığını duydum. Sabunluğumu ve traş takımlarını orada bırakıp odaya koştum.
Hülya'ydı arayan. Bizim dönemden, yüksek lisans eğitimi için üniversitede kalan bir arkadaşım. Yurda ziyarete gelmişti, aşağıda beklediğini söylüyordu. Uğradığına çok sevinmiştim.
Bazen çok arkadaşım olduğunu düşünürüm. Bazen saymaya kalksam bir elimin parmaklarını geçmiyor. O zaman insan ister istemez eksik hissedebiliyor kendini. Hele doğumgünleri yok mu!
Aceleyle hazırlandım. En son odaya şöyle bir bakıp almam gereken başka birşey olup olmadığını kontrol ettikten sonra lobiye indim.
Hülya'yı görür görmez gülümseyerek "Efendim, nerelerdesiniz?" diye söylendim.
"Biz buralardayız efendim, siz nerelerdesiniz?" diye karşılık verdi hemen.
Tanımadığım arkadaşları vardı yanında. Geçerken uğramışlar. Derse yetişmem gerektiğini söyleyince beraber bölüme doğru yürümeye karar verdik. Bir yandan da konuşurduk. Konuşacak çok şey vardı.
Yurttan çıkar çıkmaz kar karşıladı bizi. Kartopu gibi yağıyor, hızla tutuyordu; ilk kez geçilen yollarda ayaklarımızın altında bisküvi gibi çıtır çıtır eziliyordu.
Beremi başıma geçirdim hemen. Biraz tuhaf bir berem var. Kukulata gibi duruyor. Giymeyi beceremiyorum herhalde.
"Eee?" dedim Hülya'ya. "Anlat bakalım!"
Aslında bu soruyu sorup sormamak konusunda kararsızdım. Çünkü iyi görünmüyordu pek. Zayıflamıştı. Biraz kendini bırakmış gibi bir hali vardı.
"Biz Mustafa'yla ayrıldık." deyiverdi.
Ne diyeceğimi bilemedim. İlişkileri fena gitmiyordu ama başından beri onları birbirlerine çok da yakıştıramamıştım zaten. Üzüldüm desem yalan olur.
"Boşver" dedim, "Zaten onu sana yakıştıramamıştım hiç!"
Güldü.
"Bunu daha önce hiç söylememiştin ama?"
"Bilmiyorum. Çabalıyordunuz ve ben köstek olmak istemedim."
"Doğru. Ama dost da acı söyler."
"Öyle ama tatlı dil de yılanı deliğinden çıkarır, falan, ne alaka."
Güldük.
"Bir ara." dedim "Sinemaya gidelim seninle. Hatta hemen yarın gidelim. Belki içeriz de."
"Artık içmiyorum." diye cevap verdi. "Ama sinemaya gidelim."
Yurtlar çoktan dışarı dökülmüş, kartopu savaşları başlamıştı. Uzun zamandır kar topu oynamadığımı düşündüm.
O sırada arkadan atılan bir kartopu Hülya'nın başını sıyırıp geçti. Bir taciz atışıydı bu. Hülya hemen eğilip yerden mümkün olduğunca çok kar toplayarak arkasına döndü. Arkadaşları bir yandan birbirlerini işaret ederken bir yandan da korku dolu kahkahalar atarak kaçıştılar. Kartopu oyununun yazısız kurallarına uyuyorlardı. İlk atışı onlar yaptıkları için Hülya karşılık verme hakkını kullanıyordu şimdi.
Ben de bir duvarın üzerinde birikmiş karları kucaklarayak büyük bir kartopu yaptım kendime. Kar yumuşaktı, sonra sıkınca pamuk gibi esnekleşiyordu.
Birisi bana saldırırsa şiddetli bir karşılık vermek üzere hazırlanmıştım. Sonra belki ben de birilerine sataşabilirim diye düşündüm. Bir tek Hülya'yı tanıyordum, ama sırf bunun için de ona yüklenmek istemedim. Başka birine atarsam da, ters birşey söyler diye çekindim. Uzaktaki bir ağacı vurmaya çalıştım ama kartopu elime yapışınca iki metre uzağa çakıldı.
"Has...ktir!" diye söylendim.
Stadyumun yanından geçerken kar yağışı iyice şiddetlenmişti. Ağaçların üzerinde, öbek öbek birikip sonra küçük çığlar halinde aşağı kayıyordu. Futbol sahası bembeyaz olmuştu. Oyunu bırakıp adımlarımızı hızlandırdık.
"Siz gelmeyin isterseniz." dedim.
"Yok, minibüse bineceğiz biz de."
Stadyumun çevresinden dolaşan toprak yol, sıkıştırılmış kardan bembeyaz mermerimsi bir tabakayla kaplanmıştı.
"Aman dikkat edin kaymayın ha!" diye söylendi birisi.
"İnşallah" dedim. "Buz yapmaz." Sanki yolların buz tutmaması benim için hayati bir önem taşıyordu. .
"Ağaçlar" dedi Hülya ağaçları gösterek "Bembeyaz çiçek açmışlardı, görmüş müydün? Yazık, dondu hepsi."
Bölüme yaklaştıkça kalbim iyice sıkışmaya başlamıştı. Sormasını istemiyordum, sordu Hülya.
"Eee?" dedi. "Sen anlat bakalım, senin o işler nasıl gidiyor?"
Kimseye anlatmak istemiyordum onu. Bir kere anlatmak çok zordu. Konuşarak, kelimelerle anlatılabilecek birşey değildi pek. Zaten ortada daha hiçbirşey de yoktu aslında. Böyle bir durumda da konuşmak istemiyor insan. "Sihri bozmak"tan falan korkuyordum işte. İnsan, kontrol edemediği şeylerle karşılaştığında her zaman batıl inançlar geliştirmiştir. Hele hele bu kontrol edemediklerinden derin bir arzu ile beklediği birşeyler var ise. O zaman işte yağmur dualarına başlarız.
Ama birşeyleri bütünüyle gizli tutmayı da beceremem, belli ediveririm. Hülya da öyle ısrarla üstüme geldi ki sonunda dayanamayıp konuşmaya başladım. Bir iki dakikada anlatabildiğim kadarıyla anlattım herşeyi.
Hülya bir çocuk gibi heyecanlanmıştı. Hele kızın bizim bölümden olduğunu öğrenince tahmin yürütmeye çalıştı. Ama sonunda tariflerime benzeyen birini çıkartamayıp pes etti.
"Hayret!" diye söylendi. "Herhalde bölüme fazla uğramıyor."
"Bugün beraber dersimiz var." deyiverdim birden. Der demez de pişman olmuştum. Çenemi tutamıyorum.
"Öyle miii! Valla gelirim ben de şimdi, çatlarım yoksa meraktan. Bi göriym bakiym kimmiş, neyin nesiymiş. Hihihi!"
"Tamam, gel hadi."
Sınıfa girdiğimde yine arka sıralarda oturuyordu. Onu çok özlemiştim. Çok da güzel görünüyordu. Makyaj yapmıştı. İlk defa makyajlı görüyordum onu. Ben önde, Hülya arkada orta sıralardan ikisine oturduk. Oturur oturmaz da:
"Arkada." diye fısıldadım Hülya'ya doğru hafifçe eğilerek. "Sağ tarafta. Hemen bakma ama."
Hülya neşeliydi. Bana gülüyordu.
"Ay, tamam, peki peki!"
Ders çok eğlenceli değildi tabi. Bir de yanımda Hülya'yı da görünce hoca iyice işkillenecek diye korktum. Siz kimsiniz, numaranız ne, derse kayıtlı görünmüyorsunuz falan derse ne cevap verecektim. Hülya bir süre masal dinler gibi dersi dinledikten sonra yavaşça arkaya dönüp baktı. Önce sağ tarafa, sonra da sola. Sonra da sağ elini yumruk yapıp omzuma vurdu.
"Seni eşşek!" dedi. "Niye kandırıyorsun beni?"
Ne demek istediğini anlamamıştım.
"Nasıl yani?" diye söylendim. "Niye kandırıyım ki seni?"
Kendimi iyice ele vermemek için arkaya dönüp bakmaya da çekiniyordum tabi. Kızın peşine takıldığım yetmiyormuş gibi bir de arkadaşımı görücüye getirerek çizgiyi zaten yeterince aşmış bulunuyordum.
"Bak hala dalga geçiyor!" diyerek beni azarlamaya devam etti Hülya.
"Dalga falan geçmiyorum, beğenmedin mi? Tanıyor musun? Kim o?"
Hülya afallamış, hatta biraz da korkmuştu sanki.
"Neden bahsediyorsun?" diye söylendi. "Kimse yok ki arkada!"
"Kör müsün kızım!" diye bağıracaktım neredeyse ama başımı sonunda hışımla arkaya çevirdiğimde Hülya'nın haklı olduğunu gördüm. Afallama sırası bana gelmişti. Kız orada değildi. Gitmişti. Kimse yoktu. Ama ben fark etmeden sınıftan nasıl çıkmış olabilirdi ki? Sınıfın tek kapısı kürsünün yanındaydı çünkü. Arkadaki pencerelerden birini kullanmış olabilir miydi acaba? Olup bitenlere mantıklı bir sebep bulmakta güçlük çekiyordum. Üşümeye başlamıştım.
"Yok!" diye sayıkladım; "Biraz önce orada olduğuna yemin edebilirim."
"Ciddi misin sen?" diye cevapladı beni Hülya endişeyle. "Dışarı kimse çıkmadı ki!"
"Ciddiyim. Çok ciddiyim hem de! Kafayı yiycem ya!"
Hülya delirmeye başladığımı düşünüyor olmalıydı. Daha kötüsü, haklı olabilirdi.
Dersin bitmesini beklemeden apar topar dışarı çıktık. Kar dinmişti. Minibüs durağına doğru yürümeye başladık. Şaşkınlığımız sürüyordu. Uzun süre hiç konuşmadık. İkimiz de ne diyeceğimizi bilemiyorduk.
"İyi misin?" diye sordu sonunda Hülya.
"Pek iyi sayılmam. Çok garip. O kadar gerçek gibiydi ki herşey?" diye söylendim.
"Allah, Allaaaah? Çok enteresan hakkaten. Neyse canım, hemen uçuyoruz biz de. Herhalde görmedik çıktığını. Belki de pencereden çıkıp gitti kız. Öyle kızlar vardır."
Gülümsedim.
O sırada minibüs geldi.
"Nereye gidiyorsun şimdi?" diye sordum.
"Ahmetler'e, ızgara yapacaklarmış, aslında zoraki gidiyorum. Gelsene sen de."
"Gelmesem daha iyi olacak. Biraz düşüneyim bakalım olup bitenleri. Çözmeye çalışacağım."
"Olur. Sıkılırsın zaten orda sen. Merak etme. Mutlaka bir açıklaması vardır. Şuna bak, hayalet görmüş gibi olduk. Neyse hadi görüşürüz. Yarın konuşuruz yine."
"Tamam."
Ormanın içinden yurtlara giden kestirme bir yol vardır. Pek bilinmez. Bir an önce odama dönmek, odama sığınmak istiyordum. O yola saptım. Bir rüya görürcesine yürüdüm ağaçların arasından. Hava erkenden kararmaya başlamıştı. Düşünmek istemiyordum. Olasılıklar, varabileceğim sonuçlar korkutuyordu beni.
Sonra, yolu yarılamıştım ki birdendire takip edildiğim hissine kapıldım. Arkama dönüp baktım, kimse yoktu. Adımlarımı hızlandırarak yürümeye devam ettim. Ardından ılık bir esinti hissettim. Bir kez daha arkama baktım. Kalbim hızlı hızlı atmaya başlamıştı. Dönüp yurtlara doğru koşacaktım ki birdenbire karşımda gördüm onu! Yaklaştığını görmemiştim. Yaklaşmamıştı. Birdenbire kaybolduğu gibi, birdenbire ortaya çıkmıştı! Şaşkınlıktan olduğum yerde öylece kalakaldım. Konuşamıyordum bile.
"Korkma!" diyerek yatıştırmaya çalıştı beni. Gülümsedi.
Hüzünlü, çırılçıplak bir gülümsemeydi. Kadınsı bir şefkat, teslimiyet, hayranlık dolu.
"Seni yalnız görmek beni çok üzüyor!" diyerek konuşmaya devam etti. "Kendine zarar vermeni istemiyorum."
Başımı iki yana salladım.
"Anlayamıyorum." diye yakındım özür dilercesine.
"On beş yıl önce. Yine böyle bir kış günüydü. Çocuktum ve çok fakirdik. Babam uzaktaydı ve biz sadece ekmek yiyebiliyorduk bazen. Ben üçüncü kez zatürre olmuştum. Nefes alamıyor, nefes aldıkça göğsüm yırtılır gibi acıyordu. Dayanamadım."
Hızlı hızlı konuşuyor, konuşurken bazen çevresine bakınıyordu. Sanki acelesi vardı. Söylediklerine bir anlam vermeye çalışıyor, ama başaramıyordum.
"Dayanamadım sevgilim."
Sonra bir an sustu. Söylediğini nasıl karşıladığımı görmek istedi sanki.
Son söylediği kelime aklımda sonsuz yankılanmaya başlamıştı. Ağzım açıldı ama hiçbirşey söyleyemedim.
"Dayanabilseydim eğer" diye konuşmaya devam etti o, "bu yıl, burada, bu sıralarda tanışacaktık seninle; ve yaşadıklarımıza inanamayacak kadar çok sevecektik birbirimizi."
Kendimi çok kötü hissetmeye başlamıştım. Başımı iki yana sallamayı sürdürerek:
"Lütfen !" dedim. "Lütfen sus!"
"Ama gerçek bu." diye karşılık verdi sertçe. "Bana isimler takacaktın sen. Kendimizi bu akıntıya bırakacaktık. Sarılıp yatmak başımızı döndürecekti. Parçamız gibi olacaktık birbirimizin. Bir ömür bize nasıl yetecek diye düşünecektik."
Duymak istemiyordum, devam etti.
"Her zaman böyle olmayacaktı tabi. Kıracaktık birbirimizi, kavga edecektik. Uzaklaşacaktık birbirimizden. Geceyi ve gündüzü yaşayacaktık. Ne yanlış, ne doğru, ne suçlu, ne suçsuz. Ama yaşamış olacaktık."
Bütün vücudum titriyordu artık.
"Bana bunları neden anlatıyorsun!" diye haykırdım. "Neden? Neden?"
"Anlatıyorum, çünkü kendinden utanıyorsun. Sevmek ve sevilmek yeteneğine sahip olmadığını, olamayacağını düşünüyorsun. Oysa sevgi iki insan arasında olan birşeydir. Anlatıyorum çünkü bu utanç seni öldürecek. Ben yaşayamadım ama sen en azından, yaşamalısın!"
Ne diyeceğimi bilemiyordum. Ona dokunmak için uzandım. Kayboldu. Hiçbirzaman orada olmamıştı zaten. On beş yıl önce ölmüştü.
Deli miyim ben? Gördüğüm bu şeyleri uydurdum mu?
Sonraki günler geri döner mi acaba diye onu arayıp durdum. Bölümün karanlık koridorlarına, minibüslerin, otobüslerin içine baktım. Yoktu, gitmişti. On beş yıl önce gitmişti.
Ne yapacağımı bilemiyorum. Ankara'nın bütün mezarlarını dolaştım. On beş yıllık fakir bir çocuk mezarı aradım ve bulamadım tabi.
On dokuz yaşında ölmüş bir kızın mezar taşına koca bir soru işareti kazınmıştı. Tanımadığım bir kızın mezarı başında ağladım, ağladım.
Levent Şenyürek
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          16 Kahveci oy vermiş. |
11 Yorum var. Yorumları görebilmek için sisteme giriş yapmanız gerekiyor. Sisteme gir!
| | |